Tag: İnsan

  • Global Sumud Konvoyu İçin Serbest Bırakma Çağrısı

    Global Sumud Konvoyu İçin Serbest Bırakma Çağrısı

    Samsun’un Bafra ilçesinde, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan ve Libya’da gözaltına alınan “Global Sumud Kara Konvoyu” aktivistlerinin serbest bırakılması için çağrıda bulunuldu.

    Bafra İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) Derneği Başkanı İlyas Altuntaş, Bafra Sivil Toplum Platformu öncülüğünde düzenlenen basın açıklamasında, siyonist İsrail rejiminin Gazze’deki soykırım ve ablukaya karşı mazlumların çığlığı olmak üzere yola çıkan Global Sumud Kara Konvoyu’nun barışçıl bir insani misyon taşıdığını söyledi.

    Konvoyda görevli farklı ülkelerden 10 aktivistin Libya’da hukuksuzca esir tutulduğunu anlatan Altuntaş, “Gazze ablukasını kırmak adına müzakerede bulunmak üzere giden 10 vicdanlı insan, sivil teamüllere aykırı şekilde gözaltına alınmıştır. Uğradıkları hukuksuzluğa karşı aktivistlerimiz mutlak açlık grevi başlatmıştır ve sağlık durumları kritik seviyeye ulaşmıştır. İçeriye hiçbir tıbbi ekibin girmesine izin verilmemekte, psikolojik taciz uygulanmaktadır.” dedi.

    Sivil ve silahsız aktivistlere yönelik uygulamanın uluslararası hukuku ve en temel insan haklarını çiğnemek olduğunu belirten Altuntaş, “Esir tutulan 10 aktivistin derhal, kayıtsız şartsız serbest bırakılması, gasbedilen kişisel belgeleri ile Gazze halkına ait insani yardım tırlarının acilen teslim edilmesi çağrısında bulunuyoruz.” ifadesini kullandı.

    Açıklamaya Bafra Sivil Toplum Platformu Sözcüsü ve Memur-Sen Bafra İlçe Başkanı Seçim Çalışkan ile yönetim kurulu üyeleri de katıldı.

  • Hatay Valisi Masatlı, ‘Yılın Valisi’ Ödülünü Aldı

    Hatay Valisi Masatlı, ‘Yılın Valisi’ Ödülünü Aldı

    Türkiye Muhtarlar Konfederasyonunca her yıl geleneksel olarak verilen ve başarılı kamu yöneticilerinin onurlandırıldığı “Yılın Valisi” ödülüne bu yıl Hatay Valisi Mustafa Masatlı layık görüldü.

    Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu, 6 Şubat depremlerinin ardından Hatay’ın yeniden imarı ve ihyası sürecinde yürüttüğü çalışmalar, vatandaşların yaralarının sarılması yönündeki gayretleri ve devlet-millet bütünleşmesine sağladığı katkılar dolayısıyla Hatay Valisi Mustafa Masatlı’nın “Yılın Valisi” ödülüne layık görüldüğünü belirtti. Düzenlenen programda Masatlı’ya “Yılın Valisi” ödülü takdim edildi. Burada açıklamalarda bulunan Masatlı, Hatay’ı yapılan projelerle birlikte asrın felaketinden asrın inşasına doğru yürüttüklerini belirtti. Her halükarda Hatay halkının yanında olacaklarını ifade eden Masatlı, verdikleri ödülden ötürü Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu yöneticilerine teşekkürlerini iletti.

    “Bu zamana kadar insanlığın görmediği bir felaketle karşı karşıya geldik”

    6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin yıkıcılığının insanlık tarihinde görülmediğini belirten Masatlı, “Asrın afetinden asırların inşasına dedik ve bir de asrın valisi olarak ünvanlandırmışlar. Ben de çok teşekkür ederim. Bizler 6 Şubat’ta tarihin bu zamana kadar ana karada hiç şahit olmadığı, bu zamana kadar insanlığın görmediği bir felaketle karşı karşıya geldik. Bu felaket gerçekten canlarımızı aldı. Diğer taraftan geride yaralıları bıraktı. Onun yanında hatıralarımızı götürdü, binalarımız yıkıldı, okullarımız yıkıldı, sağlık tesislerimiz yıkıldı. Ama o gün Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve başkanlığında kararlı bir duruş ve gösterilen müthiş bir iradeyle birlikte tarihte her zaman bu milletin nasıl dayanışma içerisinde olduğunun da bir göstergesi oldu. Millet-devlet iş birliğiyle bir seferberlik ruhu içerisinde bu zamana kadar dünyanın görmediği bir ihya, inşa ve imar çalışmaları başladı. O gün birçok insan umutsuzdu. Dışarıdan bizi gözlemleyenler umutsuzdu. ‘Bu şehirde enkazlar kalkmaz, insanlar bir daha bu şehre gelmez, buraları terk eder’ deniliyordu. Fakat Cumhurbaşkanımız, ‘Kesinlikle kalıcı olarak yuvalarınızı terk etmeyin. Biz size eskisinden daha güzel, eskisinden daha sağlam, eskisinden daha mimari ve estetik bir şehir yapacağız’ dedi. Çok şükür o da gerçekleşti” diye konuştu. – ANKARA

  • Seksen yıldır kimsenin çözemediği problemi yapay zeka tek başına çözdü

    Seksen yıldır kimsenin çözemediği problemi yapay zeka tek başına çözdü

    Bilim dünyası, soyut düşüncenin ve insan zekasının en saf alanlarından biri kabul edilen ileri matematikteki tarihi bir gelişmeyi konuşuyor. Yapay zeka sistemleri bugüne dek metin yazarlığı, yazılım geliştirme veya görsel sanatlarda kendini kanıtlasa da karmaşık teoriler karşısında genellikle yetersiz kalıyordu. OpenAI tarafından yürütülen son çalışmalar, bu alandaki yerleşik algıyı bütünüyle değiştirdi.

    Şirket, geliştirdiği entegre akıllı modelin, tam 80 yıldır üzerinde uzlaşılan bir çözümü bulunmayan tarihi bir matematik problemini tek başına aydınlattığını ilan etti. Macar matematikçi Paul Erdös‘un 1946 yılında ortaya koyduğu ve “düzlemsel birim mesafe problemi” olarak adlandırılan bu köklü bilmece, yapay zekanın mantık yürütme becerisi sayesinde çözüme kavuştu.

    Gelişmeyi çarpıcı kılan temel detay, operasyonda görev alan genel amaçlı yapay zeka modelinin bu problem için özel bir eğitim almamış olmasıydı. Model, doğrudan matematik odaklı bir altyapıyla da donatılmamıştı. Şirket yetkilileri, tarihte ilk defa açıkta duran ve modern matematiğin önemli bir parçası olan böylesine büyük bir problemin, bir yapay zeka tarafından tamamen bağımsız bir süreçle çözüldüğünü aktarıyor.

    Paul Erdös’un onlarca yıl önce sorduğu soru, teorik olarak oldukça yalın bir mantığa dayanıyor: İki boyutlu düz bir zemine yerleştirilen belirli sayıdaki noktanın, birbirine tam olarak 1 birim uzaklıkta bulunabileceği maksimum eşleşme sayısı aranıyor. Erdös, bu üst sınırın nokta sayısına bağlı olarak belirli bir ivmeyle artacağını öne sürmüştü. İnsanlığın bu soruya yönelik geliştirdiği en güncel formül 1984 yılında hesaplanmış, o tarihten sonra teoride herhangi bir ilerleme kaydedilememişti.

    Yayınlanan yeni makaleye göre yapay zeka, geometrideki bu klasik problemi çözerken, cebirsel sayı teorisinde kullanılan ancak daha önce geometride denenmemiş tamamen özgün bir yöntem tercih etti. Sistem, bu yaklaşımla Erdös’un işaret ettiği sınırı aşmayı başaran yepyeni nokta dizilim grupları ortaya çıkardı.

    Bilim insanlarının doğrulaması ve geleceğin teknolojisi

    Bu başarı, yapay zekanın gelecekte insan emeğinin yerini alıp almayacağına dair tartışmaları yeniden canlandırdı. OpenAI yetkilileri, sistemlerin matematikçilerin yerine geçmesini değil, onların araştırma süreçlerini kolaylaştırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Nitekim yapay zekanın ulaştığı sonuçlar, doğrulanması amacıyla bağımsız bilim insanlarından oluşan bir heyete inceletildi. Manchester Üniversitesi’nden matematikçi Thomas Bloom, sunulan kanıtın tamamen kusursuz ve geçerli olduğunu bildirdi. Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Tim Gowers ise çalışmaya dair takdirini gizlemeyerek, makalenin bir insan tarafından yazılıp prestijli bir akademik dergiye gönderilmesi halinde hiç düşünmeden yayınlanmasını tavsiye edeceğini dile getirdi.

    OpenAI, geçtiğimiz yılın ekim ayında GPT-5 modelinin Erdös’a ait 10 farklı problemi çözdüğünü iddia etmiş, fakat bu soruların zaten geçmişte insanlar tarafından çözüldüğü anlaşılınca geri adım atmıştı. Geçmişteki bu deneyimden ders çıkaran kuruluş, bu defa uluslararası akademik camianın teyidini alarak kesin bir sonuç elde etti. Yaşanan bu ilerleme, yapay zekanın yalnızca mevcut verileri işlemekle kalmayıp, bilim dünyasının henüz keşfedilmemiş alanlarında da rehberlik edebileceğini gösteriyor.

  • HAK-İŞ Başkanı Cenevre’de ILO Konferansı için hazır

    HAK-İŞ Başkanı Cenevre’de ILO Konferansı için hazır

    Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (HAK-İŞ) Genel Başkanı Mahmut Arslan, İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilecek 114. Uluslararası Çalışma Örgütü Konferansı öncesinde (ILO) “Hükümet ve işveren yetkilileriyle endüstri ilişkiler sisteminde yaşadığımız zorlukları ve atılması gereken adımları ele alacağız” dedi.

    HAK-İŞ Genel Başkanı Mahmut Arslan, ILO 114. Konferansı öncesinde basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. SUMUD Filosunda yaşadıklarını ve ILO Konferansı çerçevesindeki programlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Arslan, burada hükümet ve işveren yetkilileriyle de bir araya geleceklerini ve endüstri ilişkiler sisteminde yaşanan sorunları gündeme getireceklerini ifade etti.

    “Gemimizin parçalarının Gazze’ye ulaşması beni hem duygulandırdı, hem gururlandırdı”

    Arslan, SUMUD aktivistleri olarak yola çıkarken en büyük hedeflerinin gemilerimizdeki insani yardımları Gazze’ye ulaştırmak olduğunun altını çizerek, “Bu misyona uygun olarak yola çıktık. Maalesef uluslararası sularda Siyonist Devlet İsrail tarafından durdurulduk. Gemilerimiz Akdeniz’e bırakıldı. Bizleri ‘Filistin’e götürdüler. Ne yazık ki yardımlarımızı Gazzeli kardeşlerimize buluşturmadan onlarla kucaklaşmadan mücadelemiz Siyonist Devlet tarafından engellenmişti. Ancak Kasrı Sadabad Gemisinin parçalarının Han Yunus’a ulaşmış olması beni gerçekten hem duygulandırdı, hem gururlandık hem de tabii üzüldük. Keşke o gemileri bir bütün olarak Han Yunus’a Gazze’ye ulaştırabilseydik. Keşke yardımları kardeşlerimize biz ulaştırabilseydik. Gemilerimizin parçaları değil de gemimizin bütünüyle o topraklara gidebilseydik. Ama buna rağmen gemide bir ara kaptanlar benden istirhamda bulunmuşlardı; ‘dümene geçer misiniz’ diye dümene geçmiştik. O dümenin Han Yunus’ta çocuklarının elinde olmasından çok gerçekten çok üzülendim. Keşke bu dümenle beraber biz Gazze’ye ulaşsaydık” açıklamasında bulundu.

    “İnsanlık vicdanı Gazze’deki ablukayı da kaldıracak”

    SUMUD Filosu’yla başlayan yardım mücadelesinin süreceğine dikkati çeken Arslan, “Bütün baskılar, bütün önümüzdeki ortaya çıkarılan engellere rağmen insanlık onuru bu Siyonist devletin zulmünü yenecektir. İnsanlık vicdanı mutlaka ama mutlaka halkların desteğiyle Gazze’deki Avrupa’yı ablukayı da kaldıracak, Gazze’li kardeşlerimizle de inşallah buluşacağız” dedi.

    Arslan, Kasrı Sadabad Gemisi’nin parçalarıyla Han Yunus’a ulaşmış olmasının büyük bir başarı olduğunu belirterek, gemide kendisiyle beraber bulunan 20 kişinin de geminin parçalarının Gazze’ye ulaşmasından ötürü mutlu olduğunu ifade etti.

    “ILO yıllık kongre önemli gündemleri tartışıyor”

    ILO’nun 114. Konferansına katılmak üzere Türkiye’den HAK-İŞ heyetiyle İsviçre’nin Cenevre kentine geldiklerini anımsatan Arslan, buradaki faaliyetlerine ilişkin ise şu ifadelere yer verdi:

    “Yıllık kongre önemli gündemleri her zaman tartışıyor. Bu yılda başta platform işçileri olmak üzere sosyal diyalog ve benzeri temel konularda çalışmalar devam ediyor. HAK-İŞ olarak bu çalışmalara katılmak aynı zamanda dünyanın pek çok ülkesinden burada bulunan sendikalarla ikili işbirliklerimizi geliştirmek ve üçüncüsünü gerçekleştireceğimiz üç Birleşmiş Milletler’in önündeki ‘Kırık Sandalye’ meydanında Filistin’le dayanışma Amerika ve İsrail’in katliamlarına, soykırımına karşı Filistin halkıyla dayanışma için gerçekleştireceğimiz miting organizasyonu için buradayız. Burada da dünyadaki Filistin dostlarını bir araya getiriyoruz. Filistin başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinde ülkemizden işçi işveren hükümet üçlüsünün de yer aldığı geniş kapsamlı bir organizasyonu gerçekleşiyor. Buradaki hedefimiz Birleşmiş Milletler nezdinde İsrail’in Siyonist katil devletin ABD’yle birlikte Gazze’ye ve Filistin’e yaptıklarını dünya kamuoyuna duyurmak.”

    Söz konusu eylemin önceki yıllarda çok büyük bir ilgi gördüğüne vurgu yapan Arslan, Bu sene 3 Haziran’da gerçekleştirecekleri etkinlikte bütün dünyadan emek örgütleri başta olmak üzere insan haklarıyla ilgili çalışanlar ve sendikal hareketi bir araya getireceklerini dile getirdi.

    Arslan, etkinlik ile Gazze’ye uygulanan ablukanın kaldırılmasını ve İsrail’in işgalinin sona ermesini hedeflediklerini kaydetti.

    “Hükümet ve işveren yetkilileriyle endüstri ilişkiler sisteminde yaşadığımız zorlukları ve atılması gereken adımları ele alacağız”

    ILO Konferansı çerçevesinde hükümet ve işveren yetkilileriyle de çeşitli temaslar kuracaklarını ve çalışma hayatındaki sorunları ele alacaklarını belirten Arslan, “Bu temaslarda da yine ülkemizin endüstri ilişkiler sisteminde yaşadığımız zorluklar, sıkıntılar, atılması gereken adımları ele almak için bir araya gelme imkanı oluyor. Bunları da değerlendireceğiz ve dolu dolu bir üç dört günü burada gerçekleştirmiş olacağız” dedi. – CENEVRE

  • Bilim insanlarını korkudan donduran gizem: Laboratuvardaki hayalet

    Bilim insanlarını korkudan donduran gizem: Laboratuvardaki hayalet

    Bilim dünyası, doğaüstü olaylar ve gizemli anlatılar karşısında genellikle rasyonel açıklamalar sunarak konuyu psikolojinin sınırları içine dahil eder. İnsanların neden açıklanamayan varlıklara inandığı ya da beynin hangi koşullarda yanılsamalar ürettiği üzerine yoğunlaşan koca bir akademik alan mevcut.

    Profesör Chris French gibi isimler de kariyerlerini tamamen bu gizemli olayların arkasındaki insan psikolojisini deşifre etmeye adamış durumda. Ancak mantığın, formüllerin ve kesin verilerin egemen olduğu bir araştırma laboratuvarının tam ortasında bir hayalet hikayesi filizlendiğinde, işler bilim insanları için bile karmaşık bir hal alabiliyor.

    Bilgisayar bilimci ve mühendis Vic Tandy‘nin bizzat yaşadığı deneyim, tam olarak bu türden bir bilimsel çıkmazı gözler önüne seriyor. Olay, internetin dünyayı hızla değiştirdiği, Bill Gates’in teknoloji dünyasına yön verdiği ve dijitalleşmenin zirve yaptığı 1998 yılında, bir tıbbi ekipman laboratuvarında meydana geldi. Modern bilimin göbeğindeki bir araştırma merkezinin, Orta Çağ’dan kalma karanlık bir efsaneyle çalkalanması ilk etapta kulağa oldukça ironik geliyordu.

    Psikoloji uzmanı Chris French, insanların zihinsel önyargılarının ve beklentilerinin paranormal deneyimleri doğrudan tetiklediğini savunuyor. Ona göre bir kişinin doğaüstü güçlere inanma eğilimi, onun sıra dışı durumlarla karşılaşma ihtimalini belirgin şekilde yükseltir. Zaten bu nedenle anlatılan gölgeler veya hayaletler hiçbir zaman günümüz modasına uygun kıyafetlerle değil, hep geçmiş dönemlerin çizgileriyle tasvir edilir. Fakat mesele tamamen somut verilere dayanan bilim insanlarının dünyası olduğunda, bu açıklama tek başına yeterli olmuyor.

    Tandy ile aynı çatı altında çalışan diğer araştırmacılar, bir süredir odalarda tuhaf bir atmosferin hakim olduğunu fısıldıyordu. Hatta personelden biri, koridorda karşılaştığı karanlık bir silüet nedeniyle binayı alelacele terk etmişti. Bir başka çalışan ise aniden gelen yoğun bir depresyon hissiyle irkildiğini paylaşıyordu. Laboratuvardaki bir mühendisin, Tandy’nin hemen yanında durduğunu varsayarak konuşmaya başlaması ve kafasını çevirdiğinde onun odanın uzak bir köşesinde olduğunu görmesi ise içerideki gerilimi iyice tırmandırdı.

    Vic Tandy, başlangıçta tüm bu anlatılanları yoğun çalışma saatlerinin getirdiği yorgunluğa ve cihazların mekanik gürültülerine bağlıyordu. Bu mesafeli duruş, kendisinin gece geç saatte laboratuvarda yalnız kaldığı o ana dek sürdü. Çalışma arkadaşlarının bahsettiği ağır kasvet ve huzursuzluk hissi, aniden Tandy’nin de üzerine çöktü. Duvarların daraldığını hissediyor, durup dururken soğuk terler döküyordu. Tam o esnada, görüş açısının hemen kenarında kendisini dikizleyen gölge benzeri bir karaltı belirdi. Tetikte bir şekilde o yöne hamle yaptığında ise figür aniden gözden kayboldu. Tandy, o saniyelerde hissettiği yoğun korkuyu daha sonra anlatırken donup kaldığını gizlemiyordu.

    Bir eskrim kılıcının ardındaki akustik gerçek

    Ertesi gün Tandy, yaklaşan bir turnuva öncesinde laboratuvardaki tezgahın üzerinde eskrim kılıcını onarmaya koyuldu. Metal gövdeyi sabitlemek amacıyla mengeneye sıkıştırıp kısa süreliğine odadan ayrıldı. Döndüğünde gördüğü manzara karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı; kılıç sanki görünmez bir güç tarafından sarsılıyormuş gibi yukarı aşağı titriyordu. İşte bu şok dalgası, yerini hızlıca bilimsel bir merak dalgasına bıraktı.

    Metal kılıç durduk yere hareket ediyorsa, ortamda çıplak gözle seçilemeyen ve kulakla algılanamayan fiziksel bir enerji dalgası bulunmalıydı. Tandy, kılıcı odanın farklı noktalarına taşıyarak titreşimin şiddetini ölçtü ve merkeze doğru ilerledikçe hareketin zirveye ulaştığını saptadı. Bu durum, laboratuvarda bir “duran dalga” meydana geldiğini net biçimde kanıtlıydı. Odanın havalandırma fanı, insan kulağının işitemeyeceği kadar düşük bir frekansta, tam 19 Hertzlik bir ses altı dalga, yani infrasound yayıyordu. Duvarlara çarpıp geri dönen bu ses dalgaları odanın tam ortasında birleşerek güçlü, görünmez bir titreşim alanı inşa ediyordu.

    Araştırmanın en çarpıcı yönü, 19 Hertzlik bu özel frekansın insan anatomisi üzerindeki doğrudan fiziksel yan etkileriydi. Bu düzeydeki görünmez dalgalar göz kürelerini hafifçe titreterek görüş alanının sınırlarında asılsız gölgeler oluşmasına sebebiyet veriyordu. Aynı zamanda kalp ritmini değiştiriyor ve beyne doğrudan acil tehlike sinyalleri göndererek durup dururken ani bir panik ile depresyon dalgası yaratıyordu.

    Tandy, hissettiği derin korkunun aslında laboratuvardaki diğer hikayelerin zihninde büyüttüğü bir illüzyon olduğunu kavradı. Günün sonunda, laboratuvarı esir alan hayalet aslında tamamen gerçekti; ancak bu varlık eski bir ruhun gölgesi değil, fiziğin basit bir oyunundan ibaretti. Havalandırma fanı tamamen kapatıldığında, laboratuvarın gizemli misafiri de bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu.

  • Ferman Toprak’tan dikkat çeken hayat mesajı: İyi insanların dünyası olsun

    Ferman Toprak’tan dikkat çeken hayat mesajı: İyi insanların dünyası olsun

    Ünlü sanatçı Ferman Toprak, “Nur Ertürk ile Hayatın İçinden” programında hayat, sanat ve insan ilişkilerine dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Başarı hikâyesini anlatan Toprak, “Kimsenin kuyusunu kazmadan başardım” derken, evlilikte saygının önemine ve teknolojinin insan hayatındaki etkilerine vurgu yaptı. Müzisyen Ferman Toprak, Nur Ertürk’ün sunduğu “Nur Ertürk ile Hayatın İçinden” programına konuk olarak hayatına ve sanat kariyerine dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Samimi tavırlarıyla izleyicilerin ilgisini çeken Toprak, hem özel yaşamına hem de hayata bakışına ilişkin önemli mesajlar verdi. Program boyunca ilişkilerde anlayışın önemine değinen ünlü sanatçı, “Çünkü seni anlayan, senin anladığın insanı bulabilmek çok önemli” sözleriyle dikkat çekti. İnsan ilişkilerinde sevgi kadar saygının da büyük önem taşıdığını belirten Toprak, “Bu dünya bizim memleket ama iyi insanların dünyası olsun” ifadeleriyle de izleyicilere anlamlı bir mesaj verdi.

    “ZAMAN ÇOK HIZLI GEÇİYOR, HAYAT ÇOK ACIMASIZ”

    Hayatın geçiciliğine vurgu yapan Ferman Toprak, zamanın hızla akıp geçtiğini belirterek duygusal açıklamalarda bulundu. “Zaman çok hızlı geçiyor, çok acımasız” diyen sanatçı, çocukluk yıllarından bu yana içinde hep sanatçı olma hissiyatı taşıdığını anlattı.

    Sanata olan bağlılığını ve kariyer yolculuğunu samimi sözlerle paylaşan Toprak, başarısının arkasında büyük bir mücadele ve azim olduğunu söyledi. “Ben başardım ama çok hırslıydım, kimsenin kuyusunu kazarak, kimsenin ekmeği ile oynayarak yapmadım” sözleriyle dikkat çeken sanatçı, dürüst çalışmanın önemine vurgu yaptı.

    Televizyondaki ve özel hayatındaki karakterinin aynı olduğunu söyleyen Toprak, “Televizyon karşısındaki Ferman Toprak aynı, evdeki Ferman Toprak aynı” ifadeleriyle doğallığını koruduğunu dile getirdi.

    “EVLİLİKTE SAYGI ÇOK ÖNEMLİ”

    Programda aile yaşamı ve insan ilişkilerine dair değerlendirmelerde de bulunan Ferman Toprak, manevi bağların hayatındaki önemine dikkat çekti. “Manevi babalık yaptığım insanlar var” diyen sanatçı, insanların birbirine destek olması gerektiğini ifade etti. Toprak ayrıca, “Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, size de kalmayacak” sözleriyle hayatın geçiciliğine vurgu yaparken, her zaman güçlü durmaya çalıştığını belirterek “Ben her zaman ayaktayım” dedi. Evlilik kurumuna ilişkin açıklamalarda da bulunan sanatçı, “Evlilikte sevgi bir tarafa, saygı çok önemli” ifadelerini kullandı. İlişkilerde karşılıklı anlayış ve saygının uzun ömürlü birlikteliklerin temelini oluşturduğunu söyledi.

    “TELEFONU ELİNE ALDIĞIN ZAMAN BAŞKA BİR DÜNYAYA GİRİYORSUN”

    Programın ilerleyen bölümlerinde günümüzün sosyal ve ekonomik sorunlarına da değinen Ferman Toprak, özellikle ekonomik sıkıntıların toplum üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu ifade etti. “Ülkemizde en büyük sorun ekonomik sıkıntı” diyen sanatçı, insanların yaşam koşullarının giderek zorlaştığını belirtti. Teknolojinin insan hayatı üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Toprak, cep telefonu kullanımının insanları gerçek hayattan uzaklaştırdığını söyledi. “Şu telefonu eline aldığın zaman başka dünyaya giriyorsun” diyen sanatçı, dijital bağımlılığın sosyal ilişkileri olumsuz etkilediğini ifade etti. Program sonunda izleyicilere iyi dileklerde bulunan Ferman Toprak, “Herkesin bir tesbihi olsun, Allah dertten çektirmesin, mutluluktan sallatsın inşallah” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

  • Stonehenge’in gizemi çözülüyor: Devasa taşların nasıl taşındığı ortaya çıktı

    Stonehenge’in gizemi çözülüyor: Devasa taşların nasıl taşındığı ortaya çıktı

    İngiltere’deki Salisbury Ovası, yaklaşık 5 bin yıldır ayakta duran devasa bir mühendislik bilmecesine ev sahipliği yapıyor. Tarih boyunca dini ritüeller ya da gökyüzü takvimleriyle bağdaştırılan Stonehenge taşlarının oraya nasıl geldiği sorusu ise, günümüzde farklı bir yaklaşımla ele alınıyor.

    Uzmanlar, ağırlığı 30 tonu bulan bu devasa blokların taşınma sürecini sadece kölelik sistemiyle veya dini adanmışlıkla açıklamanın eksik kalacağı görüşünde birleşti. Ortaya atılan yeni fikirler, antik insanların bu muazzam blokları taşımak için bir nevi “spor müsabakası” mantığıyla hareket ettiğini ve kabileler arası amansız bir rekabete giriştiğini gösteriyor. Anıtın mülk küratörü Win Scutt, devasa megalitleri 30 kilometre ötedeki West Woods bölgesinden getiren insan gruplarının birbirleriyle yarıştığını ifade etti. İnsanoğlunun doğasında var olan kazanma arzusu, bu yapının yükselmesindeki temel motivasyon kaynağı olmuş olabilir.

    Boyları 7 metreyi bulan sarsen taşlarını ilkel şartlarda taşımak imkansıza yakın bir performans gerektiriyor. Bilim insanları, blokların altına yerleştirilen kalın tomruklar ve devasa halatlar vasıtasıyla insan gücüyle çekildiğini tahmin ediyor. Deneysel arkeolog Luke Winter, insanlığın her dönemde rekabeti sevdiğini belirterek bu çapta bir projeyi sadece gönüllülük esasıyla açıklamanın yetersiz kalacağını savundu. Dünyanın farklı bölgelerindeki antik topluluklar incelendiğinde, bu tarz devasa yüklerin taşınma süreçlerinin genellikle bir güç gösterisine dönüştüğü net şekilde anlaşılıyor. Komşu kabilelerin veya farklı işçi takımlarının birbirlerine üstünlük kurma çabası, bu zorlu mesaiyi çok daha çekici hale getirdi.

    English Heritage kuruluşunun Stonehenge yakınlarında yürüttüğü yeni bir çalışma da bu iddiaları destekler nitelikte. Arkeologlar, taş çemberin sadece 3 kilometre uzağında bulunan tarihi kanıtlardan yola çıkarak Neolitik döneme ait dev bir yapının kopyasını inşa etti. Yaklaşık 100 gönüllünün tarihi yöntemlerle 9 ayda tamamladığı 7 metre yüksekliğindeki büyük salon, dönemin sosyal hayatını gözler önüne seriyor. Kazılarda bulunan hayvan kemikleri ve çanak çömlek parçaları, buranın görkemli kış ziyafetlerine ev sahipliği yaptığını kanıtladı. Uzak yollardan gelen işçiler ve potansiyel yarışmacılar, bu büyük salonda bir araya gelerek strateji geliştiriyordu.

    Taşların kökenine dair yürütülen jeokimyasal araştırmalar da bu insanüstü çabayı doğruluyor. Profesör Richard Bevins liderliğindeki bir ekip, Galler bölgesine ait olan ünlü “mavi taşları” mikroskop altında inceledi. Taşların buraya buzul hareketleriyle doğal yollardan taşındığı yönündeki eski iddialar, yapılan kimyasal analizlerle tamamen çürütüldü.

    Bulgular, örnek bir kayanın Galler’deki Craig Rhos-y-Felin bölgesindeki taşlarla birebir eşleştiğini gösterdi. Bu durum, antik insanların hiçbir coğrafi yardım almadan, tonlarca ağırlıktaki blokları 200 kilometreden fazla bir mesafeden tamamen kendi güçleriyle taşıdığı fikrini güçlendiriyor. Önümüzdeki yaz aylarında ziyarete açılacak olan tarihi salon, ziyaretçileri 4 bin 500 yıl öncesine götürerek bu amansız yarışın atmosferini yerinde hissettirecek.

  • Neden neredeyse hepimiz sağ elimizi kullanıyoruz?

    Neden neredeyse hepimiz sağ elimizi kullanıyoruz?

    İnsan türünü canlılar arasındaki diğer akrabalarından ayıran çok sayıda fiziksel özellik var. Bu özelliklerin en belirgin olanlarından biri de, günlük işlerimizi yaparken neredeyse hepimizin aynı eli seçmesi.

    Toplumun ezici çoğunluğu sağ elini kullanırken, solakların oranı her dönem düşük bir azınlık olarak kalıyor. Bilim insanları, bizi tek bir ele bu kadar bağımlı hale getiren asimetrik tercihin kökenlerini uzun süredir araştırıyordu. Primatların el kullanım alışkanlıkları üzerine yapılan yeni bir inceleme, bu durumun evrimsel geçmişimizle olan bağını aydınlattı. Elde edilen veriler, dik duruşumuzun ve gelişmiş beyin yapımızın el tercihimizi doğrudan şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

    Araştırma kapsamında 41 farklı türe mensup 2 binden fazla maymun ve gorilin davranışları mercek altına alındı. Örümcek maymunu gibi bazı primat türlerinde de belirli bir eli daha fazla kullanma eğilimi gözleniyor. Ancak insandaki el baskınlığı, diğer tüm canlılara kıyasla çok daha uç ve keskin bir seviyede. Bu durum ilk bakışta onlarla olan bağlarımıza pek uymayan bir aykırılık gibi algılansa da, denkleme kol-bacak oranları ile beyin hacmi girdiğinde taşlar yerine oturuyor. Şempanzelerin aksine ağaç dallarına bağımlı olmayan ve dik yürümeyi sağlayan uzun bacaklara kavuşan insan türü, ellerini tamamen özgür bıraktı.

    Beyin büyüdükçe sağ elin hakimiyeti arttı

    Atalarımızın iki ayak üzerine kalkmasıyla boşa çıkan ön uzuvlar, hassas motor beceriler gerektiren yepyeni alanların doğmasını sağladı. Alet yapımı ve jestlerle iletişim gibi süreçlerde tek bir eli baskın kılmak, hayatta kalma şansını artıran ciddi bir verimlilik avantajı sundu. Bu evrimsel süreç yaşanırken, Homo cinsinin sahneye çıkışıyla birlikte beyin hacminde de büyük bir genişleme yaşandı. Beyin kabuğunun yeniden organize olması, sağ ve sol yarım kürelerin farklı görevlerde uzmanlaşmasına yol açarak el baskınlığının sinirsel temelini oluşturdu.

    Bilim insanları, geçmiş dönemlerde yaşamış ve soyu tükenmiş insan türlerinin el kullanım eğilimlerini arkeolojik verilerle simüle etti. Bulgular, bu özelliğin bir anda değil, zaman içinde kademeli olarak güçlendiğini gösteriyor. İki ayak üzerinde yürüyen en eski canlılardan Ardipithecus ve Australopithecus dönemlerinde el baskınlığı henüz çok zayıftı. Beyin hacmi büyüdükçe sağ el tercihi Homo erectus ve Neandertal topluluklarında belirginleşti, Homo sapiens ile birlikte de en üst seviyeye ulaştı. Buna karşın, ağaç yaşamını tamamen terk etmeyen ve küçük bir beyne sahip olan Flores insanı yani “Hobbit” türünde bu eğilim oldukça zayıf kalmıştı.

    PLOS Biology dergisinde kendine yer bulan bu kapsamlı çalışma, bizi biz yapan evrimsel adımların el tercihimizle olan bağını netleştiriyor. Yine de biyolojik geçmişimiz bizi bu denli güçlü bir biçimde sağ el kullanımına yönlendirirken, nüfusun küçük bir kısmının neden inatla solak olarak doğduğu sorusu henüz net bir yanıt bulabilmiş değil.

  • Dünya tarihinin en yüksek sesi neydi?

    Dünya tarihinin en yüksek sesi neydi?

    Kulaklarımızı sağır edecek kadar güçlü bir patlamanın, gezegenin öteki ucundan duyulabileceğini hiç düşündünüz mü? Günlük hayatta maruz kaldığımız gürültüler, geçmişte yaşanan bazı devasa olayların yanında sadece masum birer fısıltı olarak kalıyor. Bilimsel veriler ve tarihi kayıtlar, yeryüzünde şimdiye kadar ölçülen en şiddetli sesin arkasında insan elinin değil, doğanın kendi gücünün yer aldığını net bir şekilde gösteriyor.

    İnsanoğlunun yeryüzünde çıkardığı en büyük gürültü, soğuk savaş döneminin gövde gösterilerinden biri esnasında kayıtlara geçti. Sovyetler Birliği, 30 Ekim 1961 tarihinde tarihin en büyük nükleer bombası olan Çar Bombası’nı infilak ettirdi. 50 megaton gücündeki bu bombanın yarattığı patlama, İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiren Hiroshima’daki atom bombasından tam 3 bin 800 kat daha güçlüydü.

    Bu muazzam patlama, yaklaşık 224 desibellik bir gürültü açığa çıkardı. Kulaklarımızın aşina olduğu seslerle kıyaslarsak; normal bir insanın aldığı nefes 10 desibel, gürültülü bir elektrikli matkap ise 95 desibel civarında. Logaritmik olarak artan desibel ölçeğinde, her 20 desibellik artış sesin gücünü 100 katına çıkarır. Bu yüzden 224 desibel, hayal sınırlarını zorlayan bir gürültü anlamına geliyor.

    Bunun yanında, tek bir insanın kendi biyolojik imkanlarıyla çıkardığı en yüksek ses rekoru da oldukça şaşırtıcı bir seviyede. Belfastlı bir öğretmen, 1994 yılında öğrencilerine “sessiz olun” diye bağırdığında tam 121,7 desibellik bir seviyeye ulaştı ve bu alanda tarihe geçti.

    Sibirya’da ormanı yok eden patlama

    Doğal afetler söz konusu olduğunda sesin boyutu insan yapımı teknolojileri gölgede bırakıyor. Bu konudaki en güçlü iki adaydan ilki, tarihin en büyük göktaşı çarpması olarak bilinen Tunguska Olayı. 30 Haziran 1908 sabahı Rusya’nın Sibirya bölgesindeki Podkamennaya Tunguska nehri yakınlarında devasa bir patlama meydana geldi.

    Yaklaşık 10 ila 20 megaton gücünde olduğu tahmin edilen bu patlama, Londra büyüklüğündeki bir ormanlık alanı dümdüz etti. Ortaya çıkan gürültü, tam bin kilometre uzaklıktan adeta bir top ateşi gibi duyulmuştu. Patlama merkezine 60 kilometre mesafede bulunan insanlar ise oluşan şok dalgası nedeniyle oturdukları yerlerden fırladı. Tunguska patlamasının yaklaşık 300 desibel seviyesine ulaştığı tahmin ediliyor. Bu rakam, bir jet motorunun çıkardığı sesin katbekat üzerinde.

    Gezegeni üç kez turlayan şok dalgası

    Ancak dünya tarihinin en yüksek ses unvanı, Tunguska’ya değil, gökyüzünün rengini bile değiştiren başka bir felakete ait. 20 Mayıs 1883 tarihinde Krakatoa Yanardağı tam 200 megatonluk bir bombanın gücüyle patladı ve yaklaşık 60 bin insanın hayatına mal oldu.

    Bu patlama, çevredeki denizcilerin kulak zarlarını yırtacak kadar dehşet vericiydi. Olay yerine 160 kilometre uzaklıktaki alanlarda bile ses seviyesi halen 172 desibel olarak ölçülüyordu. Patlama esnasında bölgeye 64 kilometre mesafede bulunan İngiliz gemisi RMS Norham Castle’ın kaptanı, seyir defterine mürettebatının yarısından fazlasının kulak zarlarının patladığını yazmıştı. Kaptan, dehşet içinde kıyamet gününün geldiğine inandığını da notlarına eklemişti.

    Krakatoa’nın yarattığı bu gürültü, bildiğimiz anlamdaki ses sınırlarını aşarak bir şok dalgasına dönüştü. Tam 4 bin 800 kilometre uzaktan bile net bir şekilde duyulan bu devasa enerji dalgası, tamamen sönümlenmeden önce tüm dünyayı tam üç kez turladı. Bilim insanları bu sesin tam 310 desibele ulaştığını öngörüyor. Merak edenler için ufak bir kıyaslama yapmak gerekirse; 1970’lerde Michigan’da ölçülen ve dünyanın en yüksek sesli gaz çıkarma iddiası olarak kayıtlara geçen 118,1 desibellik absürt rekorun, bu doğa felaketinin yanında esamesi bile okunmuyor.

  • DSÖ’den açıklama geldi: Hantavirüs, yeni bir salgına neden olabilir mi?

    DSÖ’den açıklama geldi: Hantavirüs, yeni bir salgına neden olabilir mi?

    Deniz ortasında haftalarca süren belirsizlik, sonunda bir limanda noktalandı ancak geride bıraktığı soru işaretleri dünyayı teyakkuza geçirmeye yetti. Arjantin’den hareket eden MV Hondius adlı yolcu gemisi, içinde patlak veren hantavirüs vakaları yüzünden küresel sağlık otoritelerinin radarındaydı.

    Yerel idarecilerin tüm itiraz seslerine rağmen gemi, takvimler 10 Mayıs’ı gösterdiğinde Tenerife limanına yanaşmayı başardı. İspanya’nın attığı bu insani adım, belki de gemideki pek çok insan için hayati bir dönüm noktası oldu. Karaya ayak basan yolcuların çok büyük bir kısmı, ülkelerine döner dönmez hemen karantina altına alındı.

    Yaşananlar akıllara hemen eski büyük salgınları getirse de Dünya Sağlık Örgütü DSÖ yüreklere su serpecek açıklamalar yapmayı ihmal etmedi. DSÖ Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Tenerife sakinlerine hitaben kaleme aldığı mektupta, mevcut risk seviyesinin son derece düşük olduğunu açıkça belirtti. Korkulanın aksine, küresel bir kapanma ya da kitlesel kayıpların yaşanma ihtimali masada görünmüyor. Ancak yine de hükümetlerin her ihtimale karşı tetikte kalması isteniyor. Örgüt, paniğe yol açmayacak hassas bir dengeyi korumak adına yoğun çaba harcıyor.

    Sürecin takip edilmesini zorlaştıran en büyük etken, virüsün biyolojik yapısında gizli. Andes tipi hantavirüs olarak adlandırılan bu varyant, alışılmışın dışında bir seyir izliyor. Normalde bu virüsün sadece kemirgen canlılardan insanlara geçtiği bilinir. Fakat bu özel tür, insandan insana bulaşabilme yeteneğiyle öne çıkıyor.

    Tabi bu geçiş, virüsün havada serbestçe uçuştuğu anlamına gelmiyor. İnsanların çok uzun süre, havalandırması yetersiz ve dar alanlarda yan yana kalması bu bulaşmanın temel şartı. Zaten ilk ölüm vakasının üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen salgının kapalı gemi ortamında bile yavaş ilerlemesi, bu tezi kuvvetlendiriyor. Şu ana kadar laboratuvarda doğrulanmış sekiz vaka mevcut ve maalesef bu kişilerden üçü yaşamını yitirdi. Şu an yapay akciğer ve kan bypass destek ünitesine bağlı olan bir Fransız yolcunun tedavisi ise kritik şekilde sürüyor.

    Karantina süreleri uzatıldı, diplomasi çıkmaza girdi

    Hastalığın sinsi yapısı, ülkeleri normalden daha katı tedbirler almaya zorlamış durumda. Virüsün insan vücudundaki kuluçka süresi tam 42 günü bulabiliyor. DSÖ bu yüzden tüm yolcuların titizlikle izlenmesini tavsiye etti.

    Birçok devlet ise işi şansa bırakmayarak vatandaşlarına tam 45 günlük bir karantina süresi uygulamaya başladı. Önümüzdeki haftalarda yeni belirtiler gösteren kişilerin çıkması, bu uzun süre nedeniyle şaşırtıcı olmayacak.

    Madalyonun diğer yüzünde ise uluslararası ilişkilerdeki tıkanıklık var. Geminin kalkış noktası olan Arjantin, geçtiğimiz yıl DSÖ üyeliğinden ayrılmıştı. Bu ayrılık kararı, yerel sağlık ekipleri ile dünya örgütü arasındaki bilgi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesine yol açtı. Yaşanan bu iletişim kopukluğu, sınırları aşan nadir hastalıklarla mücadele ederken küresel ortaklığın ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu dünyaya bir kez daha kanıtladı.